28 Aralık 2008 Pazar

25

bugün benim doğum günüm. birazdan çağrının bana aldığı noel babalı çikolatayı yanıma alıp yatağıma gidicem. feet of clay'i tekrar okuyup çağrıyla mesajlaşırken uyuyakalırım.

daha güzel bir doğumgünü düşünemiyorum şu anda.

25 Aralık 2008 Perşembe

bir şey sorabilir miyim?

- blue-print dedikleri şey neden mavi?
- bazı çekimlerde, o çekime bilgisayar marifetiyle bir şeyler yerleştirilecekse neden arka plan çılgın bir yeşil oluyor?

(iki şey sorabilir miyim?miş)

20 Aralık 2008 Cumartesi

doğum günü hediyelerim

bu gece doğum günümüzü kutladık meloyla ucundan birleştirip ve ben ilk hediyelerimi aldım.
sayiim mi, sayıyorum;
merveden; frankofon kağıt bebek; au temps de figaro yazıyor üstünde henüz açmaya kıyamadım.
esenden; 2 tane birden doğum günü pastası!!! hahaha. midpointte pastalar karıştı başkasının pastasını üfledik.
yine esenden; mariachiler grubundan canlı müzik. büyük bir organizasyondu.
melis de ağlatarak güldürdü. bunu saymıyorum yine bekliyorum ben.

aaa bak bunu unutmayayım ispanyolca hocam miguel de sırf ben seviyorum diye zombili film izletti bize. o da doğumgünü hediyesi sayılır.

edit edit edit: nasıl unuturum, sarhoştum hafif ona vermek lazım: çağrının annesi ve ananesi de bana bi sürü atkı örmüşler! yaklaşık 8 tane :)

17 Aralık 2008 Çarşamba

oyuncaklı - güzel seyler

sevdim bu güzel şeyler konseptini.

oyuncaklı kelimesi mesela, bu da güzel bir şey benim için. tdk sözlüğü 'çocuksu, çocuk gibi davranan' mecaz anlamına işaret etmiş ve peyami safa'nın bir cümlesiyle örneklemiş;
"Şimdi oyuncaklı kadın ruhuyla değil, açık söylüyorum."
ama ben, çocuksuluktan çok, bir karmaşa seziyorum bu kelimede. hatta belki renkli/eğlenceli, ama ille de karmaşık. elbette peyami safa kadın ruhunun 'çocuksu, çocuk gibi davranan' olmadığını biliyordu.
bu gecenin sorusu: acaba başka dillerde bu kelimenin bir karşılığı var mı?

chie mihara'yı kim sevmez? - güzel şeyler

başlıktaki sorunun cevabını bilmiyorum aslında, kim sever ya da kim sevmez, hatta bana ne? ben chie mihara isimli bu hanımın yaptığı bazı ayakkabıları çok seviyorum.
cici ayakkabılar.

14 Aralık 2008 Pazar

yeminimi bozdum - güzel seyler

üşeniyordum resim eklemeye ama birazdan aşağıya yerleştireceğim arkadaşı gördükten sonra fikrim değişti. böylece devamını getiremeyeceğim yeni bir madde olacak blogumda: güzel şeyler.

aslında buraya bu ad altında yerlestire(bile)ceğim şeyleri benim wishlist'im olarak görebilir blog okuyucularım (toplamda 4 arkadaşım okuyor)



bu, sizin de gördüğünüz gibi kaşıktan bir kolye. aklıma araf taki zarpandit karakterini getirdi, o saçlarına bağlıyordu kaşıkları. insan saçına nasıl kaşık bağlar? o karakteri çok sevmiştim, bu kaşık kolyeyi de çok sevdim. evimizdeki antika kaşıklardan birini bir kuyumcuya götürsem, bana bir kolye yapar mı? zor olmasa gerek.

12 Aralık 2008 Cuma

iyi bir fikir

bugün, üstünde şehir isimleri olan çantalardan takmış birini gördüm. kadınınki paris çantasıydı.
şöyle oluyor bu çantalar; paris paris paris paris paris paris
ya da; new york new york new york new york new york

gittiğim her yerde gördüm, istanbullu olanı da var.

iyi fikrim: tişörtlere filan baskı yapan yerlere gidip kendime bu çantaların ankh morpork lu olanından yaptırıcam.
aslında, fantastik edebiyat veya çizgi roman zevkine göre şekillendirilebilir bu fikir; minas tirith çantası olabilir, havnor çantası olabilir, fiddler's green olabilir, gotham city olabilir. olabilir de olabilir.

uğraşmak istemedim, biri bunu hayata geçirirse benim gibi manyaklardan baya para kazanabilir.
yeşim?

3 Aralık 2008 Çarşamba

house teorim

eski mısır dilinde, firavun kelimesinin ev anlamına geldiğini okumuştum bir yerlerde. firavun, kendisi de bir tanrı olduğu için ve bedeni tanrı ruhuna geçici bir ev olduğu için; bizim orda eve ev denir.

gregory house'a da benzer bir sebeple bu ismi vermiş olabilir mi dizinin yaratıcıları acaba? işte doktorlarda (aslında cerrahlarda ama house un yanında cerrahlığın filan lafı mı olur?) tanrı kompleksi yada yada yada* diye konuyu bağlamak istiyorum.

* işteee seinfeld de geldi, halbuki hiç de sevmem.

2 Aralık 2008 Salı

margarita ya da benim dediğim gibi margariyta

margarita krizine girdim. koltuğu tırmalıyorum, telefonumun tadına baktım, işe yaramadı.
bu gece bana 1 kadeh margarita getirenin kırk yıl kölesi olmam ama; işte bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı varsa, şu anda düşünemiyorum bile bir kadeh margaritanın neleri vardır.
gidip biraz tuz yalıcam.

26 Kasım 2008 Çarşamba

bilgisayarım öyle akıllı ki

indirdiğim oyun 3 4 ayrı rar dosyası halindeyse, onu tek bir dosyaya çıkarmayı başarabiliyor. kesinlikle çok zeki bir bilgisayarım var. xoxo.

postta gossip girl tadı.

14 Kasım 2008 Cuma

insan mutsuzken, nasıl olur da mutsuz olduğunu bir yerlere yazmaz?

12 Kasım 2008 Çarşamba

did

bundan bahsetmek istiyorum;

geçen perşembe didem tekrarlayan rüyalarımla ilgili yazımı okuduktan sonra beni kulağımdan tutup aslı han daki sahaflara götürdü. 1 tane şebnem kitabı bulabildik; şebnem çiftlikte. kuzusu bile var.
şu anda mervenin berlinden getirdiği balerinli kağıt bebeğimle birlikte bi kutunun içinde duruyorlar. onların da benimle olmaktan mutlu olduklarını biliyorum.

5 Kasım 2008 Çarşamba

amerika'nın 44. prezidantı

sabaha karsı uyumus olmama ragmen, 10.30 da annemin "obama başkan seçildi" diye beni inceden dürtmesiyle uyandım - normalde uyanmam. dideme de dediğim gibi, kendim başkan seçilsem bu kadar heyecanlı uyanamazdım.

bir şeyler değişebilir, hiçbir şey değişmeyebilir. iyi şeyler olabilir, kötü şeyler de olabilir, kötü şeyler olması ihtimali her zaman daha yüksek

ama 1 güncük de olsa iyi bir şeyler olabilirmiş, dünya değişebilirmiş gibi hissetmek güzeldi.
hava da güzeldi.
sakızlı türk kahvesi de güzeldi.
.
.
.
yılmaz özdil olmak hiç güzel değilmiş.

31 Ekim 2008 Cuma

26 Ekim 2008 Pazar

manga kızları - engellemeden sonraki ilk post

bugünkü sorum;

mangalarda filan hani kızların gözlerini kocaman çiziyorlar ya genellikle, acaba japon kızları darılmıyolar mıdır? alakaları yok çünkü uzaktan yakından. biliyorsunuz bu japon kızları birazcık çekik oluyorlar.

20 Ekim 2008 Pazartesi

tekrarlayan rüyam

şebnem kağıt bebeklerini çok severim. (aslında her tür kağıt bebeği çok severim ama en iyi tanıdığım şebnem bebekler, neredeyse her kitapçığın her giysisi gözümün önünde canlanıyor)
piyasadan çok uzun zaman önce kalktılar ama ben hala rüyamda görüyorum şebnemleri, tekrarlayan mutluluk rüyam bu benim; bir kitapçıya giriyorum ve şebnem bebeklerle karşılaşıyorum. hepsini almak istiyorum - genellikle seçme aşamasında saçma sapan rüya olayları oluyor ama olsun.

bir de işte böyle yakından tanıdığım rüya mekanlarım var - aslında mekanları tanıyorum diyemem çünkü genellikle birbirlerine benzemiyorlar ama mekanların verdiği duyguyu iyi tanıyorum. mesela bir kitapçı rüyam var; çok büyük (çok çok çok büyük içinde her dilde her türlü kitabın olduğu) bir kitapçıya giriyorum ve yine şebnem bebeklerle karşılaştığımda olduğu gibi sevinçten çıldırıyorum, dünyanın en güzel yeri oluyor rüyamda orası, saatlerimi oraya vermek istiyorum...
veya korku rüyam - bir yer var; bazen bir evin bahçesi oluyor burası bazen mezarlık bazen bir ev. ama dünyadaki kötü ve korkunç ve şeytani olan herşeyin toplandığı yer orası. ve genellikle rüyalarımda yakınından bile geçmek istemediğin o yerin bir şekilde içine girmem gerekiyor.

sigmund freud, analyze this.

15 Ekim 2008 Çarşamba

la gente

insanları sevmiyorum.
İNSANLARI SEVMİYORUM.
bunu kabullenebilmem çok uzun sürdü.

13 Ekim 2008 Pazartesi

3 yaşında olmak

3 yaşında olduğumu beyan eden bir kaç post umdan sonra, annem bugün bana, sana bakınca hala 3 yaşındaki halini görüyorum dedi.
postumu okuyor olamaz, o halde ben sahiden 3 yaşında olabilirim.

11 Ekim 2008 Cumartesi

the fall

geçen ilkbaharda the fall u izleyene kadar en sevdiğim film cirque du soleil: alegria idi.
renkli ve hareketli şeylerden hoşlanıyorum, 3 yaşındayım.

5 Ekim 2008 Pazar

gugli gugli gugli gugli gugli gugli gugli gugli (korkuyorum)

rose red izledim, ardından da cehennemden gelen güvercinler' i okudum (hikayeleri birbirine benzetiyorum eskiden beri). şimdi ise korkuyorum ve yatağıma gidemiyorum. biri bana yardım etsin. veyaaaaaa biri bana şu rose red in asıl hikayesini okuduğum siteyi bulsun bi daha okuyayım biraz daha korkayım.
hani bi tane kadın varmış amerikalı, kocası silah tüccarıymış da kadın kafayı yemiş zaman içerisinde senelerce ev yaptırmış duramamış kendi evinin içinde kaybolup açlıktan öleyazmış. kocasının imalatı olan silahlarla ölen kızılderililerin gelip onu ham yapacağını düşünüyormuş hani.
nolmuştu o kadına sonra? o kadına olan şey bana da olabilir mi diye düşünüp korkacağım ben.
ammaan sabahlar olmasın.

neden blog yazarken cıvıyorum? bu gecenin sorusu da bu.

25 Eylül 2008 Perşembe

bitirici

siz siz olun, 'terminator' ın aslında bitirici demek olduğunun farkına varmayın.
anlıyorsunuz ne demek istediğimi.
bitirici. çok iğrençmiş.
bitirici : makinelerin yükselişi.

22 Eylül 2008 Pazartesi

things that can cause the universe to explode ( veya evrenin patlamasına sebep olabilecek şeyler)

bu internette karşılaştığım bi karikatürümsü. ama biliyorsunuz, fotoğraf ekleyemem.
şu şekilde listelenmiş;
- frowning at a baby koala for twelve straight hours
- sitting on a table and eating from a chair
- being really damn angry on a carousel

aa anlatınca hiç komik olmuyormuş, link o halde;
http://buttersafe.com/comics/2007-06-14-Explode.jpg

masada oturup sandalyeden yemek yemeyi deneyeceğim bakalım doğru mu söylüyorlar patlıcak mı yunivörs

21 Eylül 2008 Pazar

ikinci martika vak'ası (you love the song but not the singer)

bi ara martika ya -ve dolaylısıyla love thy will be done şarkısına- taktığım gibi, bu aralar barbra streisand ve şarkısı woman in love a takmış durumdayım. kaç kere izledim youtube da bulduğum bir klibini bilemiyorum (çok olmalı sayamadığıma göre)
kadından bi şekilde kıl kapıyorum ama klibi izlemekten kendimi alamıyorum işte,
gerçi klip de klip sayılmaz lakabı babs olan bu hanımteyzenin bazı filmlerinden gayet aşık hallerini alıp bir kolaj halinde gözümüze sokmuşlar.
şarkı çok güzel be, sözlerinin bi kısmı cheesy filan ama? klipte de bi şey beni yakaladı fekat çözemiyorum.

it s right i defend, over and over again diye evin içinde şakıyarak (heh) çekirdek aile üyelerine işkence edeceğim günler çok yakında.
hem bana da babs diyin ya, çok kıskandım!
babsi babsi babss


post sonu kişisel çözümleme; ben bu kadını kıskanıyor olabilir miyim? ohalar olsun.

kendimle ilgili emin olduğum bir şey

eğer eskaza anne olursam; yani yeteri kadar doğurgansam, bebeğimi 9 ay boyunca karnımda çıldırmadan tutmayı becerebilir ve kusarak dışarı çıkarmazsam,
biliyorum ki postpartum depresyon yaşayacağım. allah müstakbel kocama sabırlar versin.

20 Eylül 2008 Cumartesi

rica etsem?

(kendime not; başlığı girip enter a basma, hiç iyi bir fikir değil)

rica etsem, iyi bir aktör veya aktrisin herhangi bir filmdeki oyunculuk performansından bahsederken döktürmüş demeseniz? çünkü benim için döktürmek dans etmekle, daha çok göbek atmak gerdan kıvırmak ne bileyim bele ceket filan bağlamakla ilintili bir kelime.

mesela "morgan freeman shawshank redemption'da döktürüyor coni" cümlesini duyunca kafamda abe atasın iki gübecik kıvamında bir morgan freeman canlanıyor (hayat buluyor) ve bu hiç şık değil.

hem yani döktürürken düşünebileceğim aktör var düşünemeyeceğim aktör var. bizimkileri saymıyorum hiç, şener şen filan kesin çok güzel göbek atabilir istese. ecnebilerden de döktürme konusunda danny devito nun süper bi performansı olacağını düşünüyorum. ama yani adam çıkmış orda lord gibi rol kesiyo, sen adamdan bahsederken döktürmüş diyorsun.
sana diyorum.

(birinci çoğul şahısla başlayıp ikinci tekil şahısla bitirmem de benim ayıbım olsun. kavga etmeden hemen önce rakibine canım arkadaşım, güzel kardeşim diye hitap biriyim ben aslında)

13 Eylül 2008 Cumartesi

can i have it like that? (you got it like that)

siz hiç freak show gördünüz mü? ben bu gece riddim de gördüm (oranın adı rıddım mı riddim mi?)
şöyle oluyor; ilginç insanlar ilginç figürlerle dansediyorlar. bu kadar.
offf çok eğlenceliydi. kızlarla karşılıklı dansetmeyeli 1 sene oldu, çok özlemişim.

7 Eylül 2008 Pazar

it s easy, like 1 2 3.

bi süre görüşmediğimizde, bazen, ne kadar yakışıklı olduğunu ve ne kadar güzel gülümsediğini unutuyorum.
29 eylülde 2 yıl olucak.

5 Eylül 2008 Cuma

bunu paylaşmazsam ölürüm!!

ben bayıldım, siz de bayılıcaksınız. (vücudunda y kromozomu olanlar bayılmasalar da olabilir.)
gözlerim akana kadar bütün bu cicilere bakmak istiyorum.

www.polyvore.com

house la ilgili bir şey

bu house dizisinde, (gerçi henüz baştan 8 bölüm filan izledim ama) özel hayat konusunda neden herkes birbirine çemkiriyor yahu?
yani çok basit sorular soruyor house amca, cevap yerine bi tavır bi hırlama millette. ne var yani ne olur söyleyiversen adamcağıza yaşlı adam merak etmiş sormuş.
en güzeli türkiye valla. herkes herkesi ıncığına cıncığına kadar. ooh.

19 Ağustos 2008 Salı

bloody mary

1- kraliçe mary. 1 numaralı. bizim tudorların olan. hani zamanında bi sürü protestanı kendi elleriyle dövmüş (yok artık) , çok kan akıtmış. bloody mary deniyor bu hanıma lakap babında.

2- mary worth diye bir kadıncağız. çocuğunu mu çalmışlar bişey olmuş intihar etmiş bu. aynaya bakıp 3 5 kere bloody mary çocuğunu ben çaldım deyince geliyor. (geliyor da ne oluyor?) bu da baya acıklı bir hikaye.

3- kokteyl. domates suyuyla filan yapılıyor pek güzel ben sıcak akşamlarda içmeyi çok seviyorum. sevgiliyle / arkadaşlarla oturup muhabbet ederken pek güzel gidiyor. bugün kafama takılan dandik şey şu; ben bu kokteyli ayıla bayıla pek severek içerken aklıma hiç ismini nerden aldığı geliyor mu? hayır. insanlar zamanında bi sürü acı çekmişler mesela bu kraliçe olan mary bi dolu çocuk düşürmüş. (zor zamanlarmış)
ama umrum mu? yine hayır. en azından şu anda umrumda olsa da içkimi içip muhabbet ederken hiç aklıma gelmiyor.

eşkıya filminden bi replikle bitireyim o halde;

çok acaip bi dünya bu be.

bavul meselesi

şimdi ben gittim geldim işte 5 güncüklük tatilime, şimdi de annemlerin yanına örene gidiyorum. eşek kadar oldum hala iş yok güç yok zira. bu akşam 23.05 e biletim alındı.
fakaat
ortalıkta ne bavul var ne bişey? götürüceğim giysileri seçtim koydum yatağın üstüne öööylece duruyorlar. daha cevahire gidicem çağrıyı öpücem biraz. pazara kadar yokum çünkü pazara kadar öpemicem o da gelemez bunun hastanesi var spor salonu var askerlikle ilgili bilimum işlemleri var. yok gelemez mümkün değil.

aslında demek istediğim şu; ben bu bavul hazırlayamama olayını rüyalarımda çok görürüm; otobüse veya uçağa bişeye yetişmem gerekiyordur ama bavulumu bir türlü hazırlayamam, yanıma almam gereken pek çok şey vardır toparlanamam bir türlü uçak kaçar otobüs kaçar. (genellikle uçak kaçar oh yeah senelerdir yurt içinde seyahat namına yaptığım örene gitmek , en fazla 3 4 günlüğüne, o da babamların arabada arka koltukta uyuyarak gerçekleşiyor genelde) (hahaha hatta yakın zamana kadar klimasız emektar bir arabamız olduğu için ona da gitmeyi reddediyordum her ne kadar güneşli ülkeleri sevsem de hava cok sıcak olunca cok mutsuz oluyorum hayattan beziyorum)

bugünkü bavul hazırlama isteksizliğimle rüyalarımı gerçeğe dönüştürüyorum gerçekten.


yazı çok karışık oldu, kafam da çok karışık zaten.

6 Ağustos 2008 Çarşamba

5 güncük

niyet ettim yarabbim allah rızası için bu seneki evropa seyahatimi gerçekleştirmeye.
amin.

3 Ağustos 2008 Pazar

şiire verdim kendimi, hep sıkıntıdan

seviyorum bu "sevdiğim kadın adları gibi" şiirlerini, akgün akova ya aitler.

'ayça' mesela;

...
ağlayınca çaldıran savaşı'nda yaralanan bir ata benziyorsun
sen benim yavuz sultan selim'in seyisi olduğumu
biliyor musun ayça desem
...

sonra 'şehrazat', çok severim, eski bloguma da yazmıştım, yıllar oldu;

...
sehrazat duyuyor musun
duyuyor musun
adin fisildaniyor tütsüler yakilan bir sarayda

öyle masal daginigi ki yüregin
askin gittigi yeri bil
nerede bittigini bilme.
...

veya benim olan, hiç sarışın olmadığım halde, 'yasemin';

...
çimenlerin içinde bekledim seni sırtı dikenli bir böcek gibi
orkidelerin arasında kara nanelerin fesleğenlerin
kardelenlerin köklerinde ve yapraklarında
arıların ayak izlerini taşıyan gelinciklerin
sonra yasemin, güzelim, senin son yaprağın aşktı
...

lale müldür, daha sonra. goya yok, gitti.

1 Ağustos 2008 Cuma

euthanasia - Hassan El Ouazzani

Because in my heart I preserve cities,
eyes, women, stars,
paths, clouds and histories of oblivion





goya nerede? üşeniyorum hala resim eklemeye o yüzden.

24 Temmuz 2008 Perşembe

aslında goyayla ilgili bişey yazıcaktım

ama bu gece eski bir arkadaşımın vefat ettiğini öğrendim.

arkadaş oluyorsun; sonra ölüyorlar. buruluyorsun şöyle bir. sonra sözlükte ölümünün ayrıntılarını okuyorsun, iyice gore bir hale bürünüyor bütün hadise. allah rahmet eylesin.

16 Temmuz 2008 Çarşamba

çocuklar için ortaçağ

bugün, çocuklar için ortaçağ diye bir kitap aldım. önce kendim okuyacağım (3 yaşındayım) sonra da gelecekteki masum yavruma o geceleri uyumadan önce okuyacağım, rüyasında serf görsün maksat. o talihsiz yavrucağı gerçek bi manyak olarak yetiştirmeyi planlıyorum.

30 Haziran 2008 Pazartesi

haneke vs bekmambetov

eh elbette sinemaları üzerine yorum yapamıcam -tabii ki çözemem hocam bu soruyu dalga mı geçiyosunuz siz benimle?-
söylemek istediğim, allah belanı versin haneke. arkadaşlar ben filmleri gerçek zannediyorum ya. çok fena bu, sonra üzülüp duruyorum filmlerdeki insanlara, ama niye öyle oldu onlara diye, azami 2 gün. (bilenler bilir, ortaokuldayken de şu anda sebebini hatırlamamakla birlikte bir demet tiyatrodaki züleyha ya çok üzülürdüm)
oysa wanted ne güzeldi, dıkşın dıkşın, klavyenin dökülen tuşlarıyla fuck you yazıyor havada vs.
beni üzmeyen filmler bin yaşasın, üzenlere kafam girsin. f u c k y o u !

27 Haziran 2008 Cuma

varsova

arkama bakmadan ayrıldığım varsova yı tekrar görmek istedim şu anda. ama çok sürmez, geçer.

12 Haziran 2008 Perşembe

haziran ortası itibariyle

canım cok sıkılıyor. ben de konuştuğum herkesi yalan söylüyor olmakla itham ediyorum.
(-abla karnım acıktı -yalan söylüyosun;
-bu film güzele benziyo buna gidelim -yalan söylüyosun;
-oku, allahın adıyla oku -yalan söylüyosun, okumıcam)

şok eglenceli, siz de deneyin. (siz, bütün inananlar)

3 Haziran 2008 Salı

aradaki 10 farkı bulamıyorum!

çokokrem ve muadilleri ile nutella nın arasında ne fark var? bilmiyorum, anlamıyorum.
çıkıntılık yapmak istemiyorum, ama nedendir bu nutella sevgisi?

ayrıca madem nutella bu kadar süper bi şey tüp çokokrem gibi tüp nutella yapsalar paranın... neyse.
panamanın pan ı... (istemesem de bir güç bana hıncal uluç okutuyor)

31 Mayıs 2008 Cumartesi

bir soru

nasıl oluyor da, bu hastane temalı dizilerde (bir er olsun chicago hope olsun ne bileyim scrubs filan) ölmek üzere olan hastalar hiç korkmadan yataklarında yatabiliyorlar. öleceğini kabullenmek bu kadar kolay mı yani? neden tepinip ağlamıyorlar ölmek istemiyorum diye? rezil olmaktan mı utanıyorlar acaba dicem ama niye utanasın yani öleceksin 2 - 3 güne, en fazla böyle de bi gerizekalı vardı diye hatırlarlar.
ben olsam çok korkardım.

27 Mayıs 2008 Salı

historia de una gaviota y del gato que lo enseño a volar

bir martının ve ona uçmayı öğreten kedinin hikayesi - c1 in zorunlu kitabı ama öyle güzel ki, can yayınlarından çıkmış türkiyede de; luis sepulveda'nın.

"
- anne! diye cikledi yavru martı.
zorbas ne diye cevap verse bilemedi.
siyah renkli bir kedi olduğunu biliyordu, ama heyecan ve utançtan lila renkli bir kediye dönüştüğünü sandı.

"

ne tatlı yarabbim, heyecandan lila renkli oluveren büyük siyah ve şişman bir kedi.

25 Mayıs 2008 Pazar

wicca for beginners

böyle bi sitede karşıma weight loss spell diye bişey çıktı.

dolunayın küçülmeye başladığı ilk gecede çember çizip beyaz bir mum ve sandal ağacı veya vanilya kokan bir tütsü yakıyormuşuz. (sonra vanilya yüzünden canımız pasta istiyormuş. hah.)
kırmızı bir mumun üstüne de ortasından düz çizgi geçen çarpı işareti şeklinde bir rün çiziyormuşuz. bu çiziktirdiğimiz mumu paçuli yağına bulayıp yakıyormuşuz. sonra da şu şiiri okuyormuşuz;

"Goddess of the Moon, I seek Thy power.
Help me now, in my needful hour.
By the silvery light of the waning moon,
My body's girth is decreasing soon.
As the moon wanes this night,
So does my body, until it's right.
Empower me Goddess, with all your might,
That the outcome is mine on this very night!"

fakat bununla da bitmiyormuş, ay küçüldüğü sürece bu proses devam ediyormuşuz.

çok eğlendim.
salemdeki cadılar da mı bi kilo verme sevdasına zayi oldular acaba?

22 Mayıs 2008 Perşembe

gece

insanın içini bunaltan sıcak yaz günleri eli kulağında, biliyorum. ama böyle geceler de öyle güzel ki. eskiden ben küçükken kışı daha çok severdim -gotikduğmbılekmetal dinlediğim zamanlara denk gelir- o zaman farklı bir gerçekliğe aittim sanki ( en sevdiğim doğa olayı kar, en sevdiğim masal karlar kraliçesi idi - en sevdiğim doğa olayı halen kar) , haksızlık etmeyeyim hala seviyorum istiyorum hava soğusun melankoli bassın memleketi.
ama işte zamanla - bi de soğuk memleketlerdeki bi kaç minik deneyimimden sonra- farkettim ki, ben o ülkelere ait değilim. ruhum zaten yeterince sıkıntılı, bir de ışıksızlığa dayanamam, bunu dengelemem lazım, güneş görmem lazım, güneş güzel çünkü, güneş gören şehirler de güzel. o şehirlerin / ülkelerin insanları da güzel. oralarda ada vapurları yandan çarklı; soğuk memleketlerde değil. soğuk memleketlerde en fazla tramvaylar filan vardır, onlar da çın çın ötmez.

güneş altında kararmaktan - sıcaklamaktan hoşlanmasam da, aslında sanki herşey, bütün mevsimler, böyle güzel ılık geceler ve güneşli nisan günleri gelebilsin diye var. berbat sıcak yaz günlerine katlanabilirim ben böyle geceler için.

belki bu gece dünyadaki güzel hislerin en olgun olduğu andır. sonra çürür ve acılaşırız hep beraber.

21 Mayıs 2008 Çarşamba

geçmiş mi geçmemiş mi?

geçen yaz bi ara telefonumun hafıza kartında sorun olmuştu, yaklaşık 2000 mesaj da havaya uçmuştu baya üzücü bi andı benim için.
sonra geçenlerde telefonun hafızası dolunca tekrar denedim hafıza kartını ve, voila; geçen sene temmuza kadarki sürede gelmiş olan bisürü mesajla dolu bi telefon.

sonra işte eski mesajları silmeye çalışırken yeşimin mesajını buldum, bu çocuk senden hoşlanıyo temalı olan. sonra çağrının attığı ilk mesaj, o anki heyecanım, başlangıca dair her şey.

seni seviyorum bitanem, hep sevicem.

18 Mayıs 2008 Pazar

leucojum aestivum

bu isimde bir çiçek yetişiyormuş bahçeşehirde, alzheimer ın tedavisi için çok önemli bir göl soğanı imiş. bir demet toplasam da terry pratchett a götürsem. o da onları yese (ofkorz) , iyileşse. hiç hiç ölmese. benim bunu hatırladıkça gözlerim dolmasa, ağlamaklı olmasam.
umut dünyası işte.

15 Mayıs 2008 Perşembe

si fuera...

bugün kursta böyle bir kalıp öğrendik; mesela işte eğer bir x olsaydım y olurdum gibi; örnekte müslüm gürses i yapmışlardı (zannediyorum cervantes in meşhuuur hocası juan manuel real espinosa nın elinden çıkma bir hadise - ki minik beynimi çalıştırıp kağıdın sağ alt köşesine bakınca ismini gördüm, evet, o)
eğer bir içecek olsaydım rakı olurdum
vücudun bir parçası olsaydım bıyık olurdum filan diye gidiyordu, çok eğlenceli falan neyse.

hemen kendime uyarladım

eğer bir his olsam anksiyete olurdum (genel gidiş onu gösteriyor, hastayım yaşıyorum görünmez anksiyetemle)
eğer bir hayvan olsam balık olurdum (balık balık bakmaya devam etmek için, arı olmazdım onlar çok çalışkan oluyor)
veeee aklıma bu kadarcık geldi.

bi de, salamancadaki ispanyolca kursuyla burdakinin aynı şekilde kokması ilginç. sabahları kalkıp kursa gelince ispanyaya gelmiş gibi hissediyorum, bizim evden taksiyle 15 dakika.

10 Mayıs 2008 Cumartesi

postsecret.com

bu aralar postsecret a cok sık bakıyorum - yeni keşfettim, çok sevdim.

ben de bişi yazmak istedim buna benzer.

"eski türk filmlerini izlerken ağlıyorum."

ve yazdım, buraya yazabileceğim en uygun şeydi.

4 Mayıs 2008 Pazar

madrid ucagi

dün gece, rüyamda, madrid'e gitmem gerektiğini gördüm. uçağa binmem gerekiyor ama ben ağlıyorum ağlıyorum gitmek istemiyorum. çağrı geleceğini söylüyor ama gelmicek biliyorum her şey kötü gidecek ve gelemicek.
o uçağa tekrar tek başıma binmek istemiyorum, çok korkuyorum.
ben artık sahiden hiç bi yere tek başıma gitmek istemiyorum.

25 Nisan 2008 Cuma

likantropsun sen

bence kurtadamların (veya işte memleketine göre kaplan adam ayı adam filan da olabilir) undead sayılmaması haksızlık. vampirlerin ve zombilerin oyun oynarken kurtadamları aralarına almadığını düşünüyorum.

ayrıca kurtadamın bitişik mi ayrı mı yazıldığını araştırmayacak kadar tembel bir insanım.

20 Nisan 2008 Pazar

lanet olasıca ilkbahar!!!

biz evdeydik, o arada ilkbahar gelmiş.
nisan da dedikleri kadar zalim bir aymış (hatta ayların en zalimiymiş), çok sıcaktı of?!?!?! (bu ünlemler ve soru işaretleri sana nisancığım, canım)
bir insana bu kadar da eziyet edilmez ki. adam olan, ucundan azıcık azıcık göstererek ısıtır be bebeğim. holy shit.

14 Nisan 2008 Pazartesi

festival neş'esi

her normal istanbul genci gibi kendimizi festival filmlerine vurduk çağrımla. bi kaç film gördük 3 tane daha filan var gayet hoştu. ama işte bu kadar. filmler hakkında bütün söyleyebileceğim bu. yani şu şekilde kategorilendiriyorum filmleri;
- hoş bi filmdi, güzeldi, çook güzeldi. (beğenmişim bunları)
- ilginçti. (bunu çok da beğenmemişim ama konusu ilginç hımmm)
- değişikti. (bu ilginçten biraz daha aşağıda ama acıdığım için kötü diyemiyorum)
- van helsing. (kötü filmlere biz kısaca van helsing diyoruz)

goziden ders almalıyım.

11 Nisan 2008 Cuma

önce madencilik

çeşitli meslek erbaplarının kendi mesleklerini madencilikten sonra fiziki şartları en zor olabilen meslek olarak tanımladıklarına şahit oldum (şahitlik ederim ki).
ama herkes madenciliğin en zor meslek olduğuna hemfikir, madencilere çok şey borçluyuz insanlık olarak.

8 Nisan 2008 Salı

hamburgers, that's how

okumuşsunuzdur küçükken, demiryolu çocukları diye bi kitap vardır. 3 kardeş, babalarının hapse girmesi gibi bir sebeple anneleriyle birlikte şehirdeki rahat hayatlarından uzaklaşıp taşrada (bu kelimeyi kullanmayı çok istemiştim) bir eve yerleşirler falan filan, neyse. bütün kitabı anlatmayacağım,
sadece şunu; bir akşam üstü kahvaltısı sırasında (sanırım 5 çayı idi) çocuklardan biri tereyağlı ekmeğinin üzerine reçel sürmek ister de annesi ona hayır der, hem tereyağlı hem de reçelli ekmek yiyemezsin. o kadar zengin değiliz, istersen tereyağlı ekmek yiyebilirsin, sonra da reçelli ekmek.
ama ikisi birden, nıck, olmaz.
akşam yemeğim sırasında aklıma geldi bütün bunlar. çünkü ben de mesela ömrüm boyunca hamburger dediğimiz şeyden yiyemeyeceğim, eğer kendim de tekrar küçük bir dana ebatında olmak istemiyorsam. hamburger ekmeği yiyebilirim, köfte de.
ama ikisi birden, nıck, olmaz.

4 Nisan 2008 Cuma

3 Nisan 2008 Perşembe

martika minus t

simpsons ın cnbc e de son yayınlanan bölümlerinden birinde homer simpson amerikan ordusuna katılıyordu, amerikanlı ve ordulu filmlerden çok alışkın olduğumuz""çamurların içinde yerde sürünme oraya buraya koşturup talim yapma!!!!" sahnesinde de martika - toy soldiers şarkısının hani şu meşhur eminem in de (kendi kendime soru; acaba eminemin kızı şu anda kaç yaşındadır?) sample olarak kullandığı kısmını çalıverdiler, öylece birdenbire. onlar öyle birdenbire çalınca ben de bu şarkıdan ne kadar yürekten nefret ettiğimi hatırlayıverdim, o da çok ani oldu.
koku hafızası gibi bir de müzikal hafıza diye bir şey var sanırım; 89 yılında liste başı olmuş bu şarkı, ben de ilkokula başlamışım, öğle tatilleri beslenme kutusu içi gibi kokuyor, etrafta şalvar gibi tuhaf kot pantolonlar giymiş insanlar var, her şey alabildiğine sakil. evde de bir huzursuzluk, anneannemin eviyle ilgili bir sorun var, taşınmaları gerekecek. ama yani niye başka hiç bir şarkı değil de bu şarkı? niye yeke yeke veya lambada veya hala çok sevdiğim la luna değil de toy soldiers?

hah bir de o dönemden yine sezen cumhur önal ın programında sık gösterdikleri bi video klip vardı, (he is in the army tadında bir şey olabilir) askerler çamurun içinde koşuyorlardı biri vurulup düşüyordu. çok düşünmüştüm acaba kalkmış mıdır düştüğü yerden diye, çok acımıştım. ahaha bi de bi masal kitabımda üzerine hani şu ayaktan geçen bantlı taytlardan giymiş olan bi tilki vardı, ben onun ayağının yaralı olduğuna inanıyodum, o da ayrı bir üzüntü kaynağıydı benim için. çok zor bi çocukluk geçirmişim lan. yalnız ne hastalıklı bi çizeri varmış ki kitabın, taytlı bir tilki?? al işte bir seksenler vakası daha, seksenlerin bi kısmı yasaklansaymış keşke. 12 eylül de bir darbe de seksenlerin moda akımlarına vurulsaymış. (demokrasiyi top yapıp dizinde sektiren jeli-ben)

toy soldiers a olan nefretimi hatırlayıp martikanın ne menem bir bok olduğunu araştırırken, love thy will be done diye bir şarkısıyla karşılaştım. ki. şu sıralar kayıplarda olan bu hanıma karşı çok karmaşık hisler içindeyim.

kafamı karıştırıyorsun martika.

bloguma resim koymaya üşeniyorum, zaten hayal gücünüze de hep güvenmişimdir.

rüya

hep çok rüya gören biriydim ama bu aralar iyice abarttım rüya görme işini. hatta canım o kadar sıkılıyo ki evde oturmaktan, rüyalarım ilginç olduğu için uyanmamayı tercih ettiğim oluyo. gece uykuya dalmadan önce günün muhasebesini yapar gibi, sabahları uyandığımda (ne sabahı? en erken 12) bir süre rüyalarımın muhasebesini yapar hale geldim.
papatyalar vardı bir ara bol altın takılı tombik sarışın kadınların ezici çoğunlukta olduğu bir grup, hala duruyorlarsa onlara katılmayı düşünüyorum. ne işe yararlar bilmiyorum, sürekli dolar günü yaptıklarını hayal ediyorum. o kadar işlevsizim ki beni de memnuniyetle aralarına alacaklardır.

1 Nisan 2008 Salı

seni sevmiyorum wagamama

cuma akşamı taksimde çağrılarla buluştuğumuzda geç olmuştu, gözümüzün önünde wagamama vardı oraya girelim dedik.
ben yaklaşık hımm dur bir sayayım 5 aydır rejimdeyim, 5 aydır da doktorumun sözünü dinleyip protein ve karbonhidratları aynı anda yememeye çalışıyorum. aslında bu biraz sinir bozucu çünkü bence peynirli makarna dünyanın en basit ve muhteşem yemeklerinden biri -ki diğerinin de bir tür peynirli mantı olan piruhi olduğunu düşünüyorum-. ama. ı ıh. yemiyorum işte, inat ettim.
bu yüzden de cuma akşamı wagamamada ismini şu anda hatırlamadığım körili ve kızarmış sebzeli bi pilav sipariş ettim, çok çok açtım, yedim.
o kadar yağlıydı ki, 5 aydır yağda kızarmıs bir şey yememiş olan benim şu anda tam 4 tane sivilcem var. ve anladım ki, bir yemeğin vejetaryen olması onun yağsız olması anlamına gelmiyormuş. artık imtina edeceğim, gider çin büfede yerim çok gerekirse uzakdoğu mutfağı.

seni sevmiyorum wagamama. ama çok istersen bi yeşil çayını içerim.

31 Mart 2008 Pazartesi

yaşayan ölülerin blogu

bunu sürekli söyleyip duruyorum, zombilerle ilgili o kadar çok şey izleyip okudum ki eğer günün birinde bir zombi salgını (istilası ya da?aslında önce salgın sonra istila olması gerekiyor) olursa ve her şey filmlerdeki gibi gelişirse insan ırkının zombi istilasından korunması ve uygarlığın yeniden inşası aşamasında bir tür lider filan olabilirim. hayır olamam vazgeçtim şöyle yapayım ben; bildiklerimi yazayım siz de kendi kendinizi kurtarın uğraştırmayın beni? minik pembe beynimin peşinde olan aç zombilerden kaçarken bir de sizinle başedemem.


zombi saldırısı esnasında yapılacaklar listesi:

- kendinizi ısırttırmayın (bu öğüdümü gündelik hayatınızda da kullanabilirsiniz)

- öğğğğğğr diyerek üzerinize üzerinize gelirlerse kafalarına vurun. vurun. tekrar vurun.

- cıvımayın. hiç komik değil. zombilerle savaşmak ciddi bir iştir.

- mümkün olduğunca yalnız takılın, anca belki en sevdiğiniz filan. çocuklarınız ısırılacak,bu düşünceye alışmaya çalışın, yeterince hızlı değiller. grup halinde dolaşıyorsanız bilin ki insanlar ısırıldıklarını gizlemeye calısır ve zamanı geldiğinde de öğğğr diye üzerinize saldırırlar. bu tarih boyunca böyle olagelmiştir.

- kalabalık şehirlerden uzak durun. aslında her türlü şehirden uzak durun. aklı başında bi zombi istilası kaçkını her köşesinden zombi fırlayabilecek bir yerde takılmaz.

- o eve girmeyin. içerde zombi var, hep vardır, güvenin bana.

- silahlara güvenmeyin, kurşun hep en olmadık zamanda biter. en güvenilir silah uzunca saplı bir baltadır. ya da işte sapı uzun ucu sivri herhangi bir şey.

- yine, eğer bir grupla kaçıyorsanız ve tek başınızsaynız gruptan birine aşık olmayın. o adam/kadın zombi olacak sonunda, üzüleceksiniz. gerek yok.

- silahlara güvenmeyin demiştim ama yine de siz yanınızda dolu bir silah bulundurun. köşeye sıkışırsanız ve kaçamazsanız canlı zombi maması olmak istemezsiniz.

- son olarak, bütün bunların film senaryoları üzerinden yazıldığını unutmayın, kafalarına vurunca ölmezlerse bana sövmeyin. mutlaka bir şekilde öleceklerdir. mesela kafalarını kesmeyi deneyin. pterry nin de dediği gibi, bu herkeste işe yarar.

siz bunları çalışın ben de gideyim romero ya yamanayım. belki beni gözünden kurtçuk çıkan zombi #4 rolüyle filminde oynatır.

29 Mart 2008 Cumartesi

djelibeybi gibi

burası da bundan sonra benim blogum olsun.